Bu sıralar seni kadehlerde aradığımı sanırsan, yanılırsın. Yok öyle bir şey.
Her zaman ki gibi. Dizelerde, mısralarda, satırlarda, şiirlerde arıyorum seni.
Her aşk acısında, yanık seslerde, dalgın düşüncelerde, baygın bakışlarda.
Oy benum sevduceğum diyordu Resul Dindar. "Olur mu böyle keder?"
"Trabzon böyük şeher" değil ama uzaktan sevmek olmaz öyle. "Gel yakına yakına."
Apolas. Bizim oraların delikanlısı. İçten, samimi.
O söyledikçe benim yanık sesim oluyorsun sevilmeye doyulamayan.
Mektup yazmış, sevdasına. Okusun diye.
Bilirsin ki bende sana yazardım, bilmezdin hepsini.
Ama sen yine bilirsin ki, "Geleceğum akluna da, Cuma geceleri"
Öyle bir sesi var ki, bağlıyor adeta.
Götürüyor beni göğe koşan yeşilliklerimize. Bulutların dansına.
"Yanar benuım yureğum, sevduğumu görünce". Ağlarmış Apolas, belli etmeden. İçten içe.
Hele ki yağmur yağarken ki söyledikleri var Apolas'ın.
Yeşil gözlerine, derin mutluluk gizli sevdalı gözlerine kimler bakayi şimdi ?
Olmaz sevduğum, bakamaz benden başkası, bakmamalı.
Gülmemeli, umut vermemeli. Yalnız bana ağlamalı, mutluluktan.
Apolas beni hüzünlendiriyor. Efkarlandırıyor.
Ona bağlı kalırsam, seni bizim oralar götürürüm hep.
Gerçi sen yanımda olsan, ben her yere gelirdim de, neyse.
Bizim oralarda yine. Sular akar doldurur diye bir güzellik var.
Her dizesinde seni bulduğum, tattığım, içime çektiğim.
"Bir yemincuk yapsana, sen benum olduğuni" duysun herkes.
Seni bulduğum mısralar burda bak. Sev onları.
Çünkü seni yaşatıyor bana, senden uzakta.
E kız koynunda ölsem da, kefen de istemezdim.
Üç gün sarilup yatsak, sağdan sola dönmezdim.
Yak ateşi ateşi da, çadirun ocağına,
Al Azrail canumi, Yârimun kucağında..
Sevdimi adam gibi sever bizim oraların adamları.
Yüreğine düşer yağmur damlaları.
Açılsa da uçsuz bucaksız maviliklere, dönüp dolaşıp döneceği liman bellidir.
Bir de bazı dinletiler var ki, dinlediğimizde alkolü damardan alacağız sanırız.
Ancak o keser beni deriz. Dinledikçe kahroluruz.
Hiç bu topraklarda gezmeye gerek yok.
Kırlarda koşacağız seninle. Emin ol.
Bulutların kaçışını izleyeceğiz, ellerim ensede, saçların göğsümde.
Şimdilerde İstiklal'deki Kerem Han'ım. Kafası güzel Karadenizliyim.
Fikriyle zikri bir olan, düşündüğünü söyleyen, sözü pek.
Hayata bakışını sorgulayan...
Ama farklı bir gerçek var hayatta.
Cem diye bir adam var. Sesiyle etkiliyor, vurgusuyla, tonlamasıyla.
Dokunuyor resmen iliklerimize.
Benim ağzımdan sana sesleniyor sanki.
Seni nasıl saklardım, anlatmış. Seni nasıl koruyorsam aynen söylemiş.
Bana Tanrı'dan bir armağan olduğunu da biliyor.
Senin "benim eksik kalan yerim" olduğunu nerden öğrenmiş, bilmiyorum.
İçimde tuttuklarımsın sen.
Konuşunca uçup gideceksin sanırdım ya.
Biliyor.
Garip bir adam.
Hissettiriyor seni, sensizlikte.
Ki ben sevmem sensizliği, alışık değilim. Alışmak istememişim. Alışmamışım.
Alışamam. İnan.
Kırılan tırnağındım ben senin.
Dizindeki yaraydım.
Kabuk bağlayan yaramdın sen. Kaşımaktan tatlandığım.
Bu Cem öyle garip bir adam ki,
Astımdaki öksürük gibi.
Midyenin kabuğundaki tutunamayan yosun gibi.
Uzaktaki akrabamız, yılda bir görüştüğümüz.
İçime nakış nakış seni işliyor Cem.
Bilmiyor galiba, içimi seninle ısıtırdım ben.
İçimde her nefeste sen varsın.
Dolaşıyorsun hücrelerimde.
Fakat Cem gerçekleri söylüyor, dost acı söyler usulü.
"Sen benim kovulduğum cennetimsin" ya
Vuruyor yüzüme, acımasızca.
Terkedilmiş bir şehirdim sayende.
Dümensiz bir gemiydim, yelkeni kırılmış.
Frenlerin boşaldığı yokuşlardık.
Titreyen ellerim,
Ağırlaşan göz kapaklarım.
Üstüme dökülen ekmek kırıntıları,
Tozlanan gözlüklerimdin.
Sen benim çözümü belli paradoksumdun.
05.28
06.09.2013
Çağdaş Şahinoğlu
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder